İş dünyasında sıkça tekrarlanan bir söz vardır.
Birinci kuşak kurar.
İkinci kuşak büyütür.
Üçüncü kuşak tüketir.
Bu ifade bazen abartılı bulunur.
Bazen klişe olarak değerlendirilir.
Ancak dünya genelindeki aile şirketleri incelendiğinde bu sözün tamamen tesadüf olmadığı görülür.
Çünkü her kuşak farklı şartlarda yetişir.
Birinci kuşak genellikle yoklukla mücadele eder.
Risk alır.
Fedakârlık yapar.
Belirsizlik içinde karar verir.
Şirket onun için yalnızca bir yatırım değil, hayatının eseridir.
Bu nedenle birinci kuşağın en büyük gücü mücadele yeteneğidir.
İkinci kuşak farklı bir ortamda büyür.
Kurulmuş bir sistemin içine doğar.
Daha iyi eğitim alır.
Daha fazla imkâna erişir.
Şirketi büyütme ve profesyonelleştirme fırsatı yakalar.
Bu nedenle birçok başarılı aile şirketinde ikinci kuşak ölçek büyütür.
Yeni yatırımlar yapar.
Yeni pazarlara açılır.
Kurumsallaşma adımları atar.
Asıl sınav ise çoğu zaman üçüncü kuşakta başlar.
Çünkü üçüncü kuşak genellikle mücadele ile değil, sonuçlarla tanışır.
Kuruluş hikâyesini yaşamaz.
Risklerin tamamını görmez.
Şirketin hangi bedeller ödenerek bugüne geldiğine doğrudan şahit olmaz.
Bu durum doğal olarak farklı bir bakış açısı oluşturur.
İşte bu noktada aile şirketlerinin kaderini belirleyen unsur ortaya çıkar:
Kuşaklar arasındaki bilgi transferi.
Çünkü servet aktarılabilir.
Hisse aktarılabilir.
Gayrimenkul aktarılabilir.
Fakat kültür aktarılmazsa sistem zamanla zayıflamaya başlar.
Bugün dünyanın yüz yılı aşan aile şirketlerine baktığımızda dikkat çekici bir ortak özellik görüyoruz.
Bu şirketler yalnızca sermayelerini değil, değerlerini de aktarabilmişlerdir.
Şirket neden kuruldu?
Hangi ilkeler üzerine inşa edildi?
Risklere nasıl yaklaşıldı?
Kararlar hangi anlayışla alındı?
Bu soruların cevapları kuşaktan kuşağa taşınmıştır.
Aslında aile şirketlerinin geleceğini belirleyen konu çoğu zaman veraset değildir.
Vizyonun aktarılmasıdır.
Çünkü bir sonraki kuşak yalnızca ortak değil, aynı zamanda emanetçidir.
Geçmişten gelen emeğin.
Oluşturulan kültürün.
Ve geleceğe bırakılacak mirasın emanetçisi.
Bu nedenle modern kurumsallaşmanın amacı yalnızca şirketi büyütmek değildir.
Şirket sahibinden bağımsız hale getirmek de değildir.
Asıl amaç, kuşaklar arasında sürdürülebilir bir yönetim kültürü oluşturmaktır.
Bugün birçok aile şirketi finansal açıdan güçlü olabilir.
Ancak asıl soru şudur:
Eğer kurucu bugün bir yıllığına sistemden çekilse şirket aynı şekilde çalışmaya devam eder mi?
Eğer cevap evet ise kurumsallaşma başlamıştır.
Eğer cevap hayır ise yapılacak daha çok iş vardır.
Çünkü gerçek başarı şirketi kurmak değildir.
Şirketin kurucusundan daha uzun yaşamasını sağlayabilmektir.
Ve belki de bir aile şirketinin ulaşabileceği en büyük başarı budur.
