İş hayatı insana güçlü bir aidiyet duygusu verir.
Kurulan şirketler.
Yönetilen ekipler.
Alınan kararlar.
Kazanılan başarılar.
Taşınan sorumluluklar.
Yıllar içinde bunların her biri insanın kimliğinin bir parçası haline gelir.
Bir noktadan sonra birçok kişi kendisini yaptığı işle tanımlar.
Şirketiyle.
Mesleğiyle.
Makamıyla.
Ünvanıyla.
Bu son derece doğaldır.
Çünkü insan emek verdiği şeyle arasında görünmez bir bağ kurar.
Ancak hayatın değiştiremediğimiz kuralları vardır.
Ve bunlardan biri şudur:
Bir gün herkes şirketini bırakacak.
Bir gün herkes makamını bırakacak.
Bir gün herkes ünvanını bırakacak.
İster kabul edelim ister etmeyelim, hayatın bütün liderleri geçicidir.
Kurucular geçicidir.
Yöneticiler geçicidir.
Ortaklar geçicidir.
İnsanlar gelir.
İnsanlar gider.
Kurumlar kalır.
İşte bu nedenle gerçek liderlik yalnızca yönetmek değildir.
Kendisinden sonra da yaşayabilecek bir sistem kurabilmektir.
Bugün birçok insan işini büyütmek için çalışıyor.
Bu değerli bir çabadır.
Fakat daha az insan şu soruyu soruyor:
“Ben olmadığım zaman ne olacak?”
Oysa kurumsallaşmanın özü tam olarak budur.
Sistemlerin insanlardan bağımsız çalışabilmesi.
Bilginin kişilerde değil kurumda birikmesi.
Karar mekanizmalarının kişisel reflekslerden değil ortak akıldan beslenmesi.
Bir kurumun gerçek gücü, kurucusu odada olduğu zaman değil, olmadığı zaman ortaya çıkar.
Çünkü kalıcılık tam da burada test edilir.
Aslında bu durum yalnızca şirketler için geçerli değildir.
Hayatın kendisi için de geçerlidir.
Hepimiz belirli süreler için emanetçiyiz.
Bulunduğumuz makamların.
Yönettiğimiz şirketlerin.
Sahip olduğumuz varlıkların.
İçinde yaşadığımız hayatın.
Bu nedenle belki de en önemli soru şu değildir:
Ne kadar büyüdük?
Ne kadar kazandık?
Ne kadar tanındık?
Asıl soru şudur:
Bizden sonra ne devam edecek?
Çünkü hayatın sonunda sahip olduğumuz birçok şey geride kalacaktır.
Fakat oluşturduğumuz kültür yaşamaya devam edebilir.
Yetiştirdiğimiz insanlar yaşamaya devam edebilir.
Kurduğumuz kurumlar yaşamaya devam edebilir.
Bıraktığımız değerler yaşamaya devam edebilir.
Belki de gerçek başarı budur.
Bir gün ayrılacağımızı bilerek inşa etmeye devam etmek.
Kendimiz için değil, bizden sonrakiler için de çalışabilmek.
Ve günü geldiğinde geriye dönüp baktığımızda şu cümleyi kurabilmek:
“Burada yalnızca bulunmadım.”
“Burada bir şey bıraktım.”
İnsan ömrü sınırlıdır.
Ama doğru inşa edilmiş kurumların, doğru yetiştirilmiş insanların ve doğru bırakılmış değerlerin ömrü bazen nesilleri aşabilir.
Belki de hayatın en büyük başarısı budur.
