Aile şirketlerinin hayatında bazı dönüm noktaları vardır.
Kuruluş dönemi.
Büyüme dönemi.
Kurumsallaşma dönemi.
Ve çoğu zaman gözden kaçan bir başka dönem:
Uluslararasılaşma dönemi.
Birçok aile şirketi uluslararası yapılanmaları yalnızca yurt dışına açılmak olarak değerlendirir.
Yeni müşteri bulmak.
Yeni pazarlara ulaşmak.
İhracat yapmak.
Yabancı ülkelerde şirket kurmak.
Elbette bunların tamamı uluslararasılaşmanın parçalarıdır.
Ancak belirli bir ölçeğin üzerindeki aile şirketleri için konu bundan daha geniştir.
Çünkü uluslararası yapılanmalar çoğu zaman ticari büyümeden önce kurumsal olgunlukla ilgilidir.
Asıl soru şudur:
Şirket yalnızca büyüyor mu?
Yoksa geleceğe hazırlanıyor mu?
Bu iki soru birbirine benzer görünse de aynı değildir.
Bir şirket büyüyebilir.
Cirosu artabilir.
Varlıkları çoğalabilir.
Yeni yatırımlar yapabilir.
Ancak bütün bunlar gerçekleşirken kurumsal yapı aynı hızda gelişmeyebilir.
İşte risk tam burada başlar.
Çünkü aile şirketlerinde belirli bir ölçekten sonra mesele yalnızca faaliyet yönetimi değildir.
Sermaye yönetimidir.
Risk yönetimidir.
Nesiller arası geçiş yönetimidir.
Uluslararası yapılanmalar da çoğu zaman bu ihtiyaçların sonucunda gündeme gelir.
Örneğin bir aile şirketi şu soruları sormaya başladığında yeni bir döneme girmiştir:
Varlıklarımızı nasıl koruyacağız?
Yeni yatırımları hangi yapı altında yöneteceğiz?
Farklı ülkelerdeki faaliyetleri nasıl koordine edeceğiz?
Bir sonraki kuşak yönetime nasıl hazırlanacak?
Karar alma mekanizmaları nasıl işleyecek?
Kurucu nesilden sonraki dönem nasıl planlanacak?
Bu soruların ortaya çıkması çoğu zaman şirketin olgunlaşmaya başladığını gösterir.
Çünkü uluslararası yapılanma yalnızca dış dünyaya açılmak değildir.
İç yapıyı güçlendirmektir.
Kurumsal dayanıklılığı artırmaktır.
Gelecek nesiller için daha sağlam bir çerçeve oluşturmaktır.
Burada önemli bir yanlış algıya da değinmek gerekir.
Uluslararası yapılanmalar yalnızca çok büyük sermaye gruplarının konusu değildir.
Belirli bir vizyona sahip aile şirketleri için de önemlidir.
Çünkü mesele büyüklük değil, sürdürülebilirliktir.
Bugün birçok aile şirketi birinci kuşağın emeğiyle güçlü noktalara ulaşmıştır.
İkinci kuşak büyümeyi sürdürmektedir.
Asıl soru üçüncü kuşağa hangi yapının devredileceğidir.
Şirket mi?
Yoksa sistem mi?
Çünkü şirket devredilebilir.
Ama sistem kurulmamışsa sürdürülebilirlik zorlaşır.
Bu nedenle uluslararası yapılanmaların temel amacı yeni bir ülkeye gitmek değildir.
Kurumsal geleceği daha güçlü hale getirmektir.
Varlıkları daha iyi koruyabilmektir.
Karar mekanizmalarını daha sağlam kurabilmektir.
Ve en önemlisi, oluşturulan değerin yalnızca bugüne değil, gelecek kuşaklara da hizmet etmesini sağlamaktır.
Sonuç olarak aile şirketleri için uluslararası yapılanma belirli bir ciro seviyesinde başlamaz.
Belirli bir farkındalık seviyesinde başlar.
Şirket sahipleri bugünün ötesini düşünmeye başladığında başlar.
Nesiller arası sürekliliği konuşmaya başladığında başlar.
Ve aslında o noktada konu artık şirket değil;
bir ailenin geleceği haline gelir.
