Türk iş dünyasının son yirmi yılına bakıldığında dikkat çeken bir alışkanlık görülür.

Ekonomik sıkışıklık dönemlerinde birçok işletme çözümü yapılandırmalarda arar.

Vergi borçları yapılandırılır.

SGK borçları yapılandırılır.

Kamu alacakları yeniden taksitlendirilir.

Vadeler uzatılır.

Ödeme planları yeniden oluşturulur.

Ve çoğu zaman rahatlatıcı bir nefes alınır.

Ancak burada önemli bir soru vardır.

Yapılandırmalar gerçekten şirketleri kurtarır mı?

Yoksa yalnızca zaman mı kazandırır?

Bu sorunun cevabı yapılandırmanın kendisinde değil, şirketin içinde saklıdır.

Çünkü yapılandırma bir işletmenin borcunu ortadan kaldırmaz.

Borç ile zaman arasındaki ilişkiyi yeniden düzenler.

Aslında yapılandırmaların sağladığı en önemli avantaj budur.

Nakit çıkışını zamana yaymak.

İşletmeye hareket alanı kazandırmak.

Kısa vadeli baskıyı azaltmak.

Bu önemli bir imkândır.

Ancak tek başına yeterli değildir.

Çünkü birçok işletmenin yaşadığı sorun borcun kendisi değildir.

Borcu üreten yapıdır.

Nakit akışındaki bozulmadır.

Kârlılık sorunudur.

Tahsilat problemidir.

Plansız büyümedir.

Kontrolsüz finansman maliyetidir.

Yetersiz kurumsal disiplindir.

Bu sorunlar devam ettiği sürece yapılandırmalar çoğu zaman yalnızca süre kazandırır.

Sorunu çözmez.

Bir anlamda yapılandırma, hastalığın tedavisi değil, hastaya verilen ek zamandır.

Bu zamanın nasıl kullanılacağı ise işletmenin yönetim kalitesine bağlıdır.

Burada dikkat çekici bir başka nokta daha vardır.

Başarılı şirketler yapılandırmaları bir çıkış yolu olarak değil, bir yeniden yapılanma fırsatı olarak değerlendirir.

Bu süreçte maliyetlerini gözden geçirirler.

Nakit akışlarını yeniden planlarlar.

Tahsilat sistemlerini güçlendirirler.

Risklerini analiz ederler.

Ve çoğu zaman işletmenin temel alışkanlıklarını sorgularlar.

Başarısız olanlar ise yalnızca ödeme tarihine odaklanır.

Bu nedenle aynı yapılandırmadan geçen iki şirket tamamen farklı sonuçlarla karşılaşabilir.

Birisi birkaç yıl sonra daha güçlü hale gelir.

Diğeri aynı sorunlarla yeniden karşı karşıya kalır.

Çünkü belirleyici olan yapılandırma değildir.

Yapılandırma sonrasında yapılanlardır.

Önümüzdeki dönemde yeni yapılandırmaların gündeme gelip gelmeyeceği, kapsamının ne olacağı veya hangi borçları içereceği kamu otoritelerinin karar vereceği bir konudur.

Ancak hangi düzenleme gelirse gelsin değişmeyecek bir gerçek vardır:

Hiçbir yapılandırma kötü yönetimi telafi edemez.

Hiçbir taksitlendirme zayıf nakit akışını kalıcı olarak düzeltemez.

Hiçbir düzenleme kurumsal disiplini şirket adına inşa edemez.

Bunları ancak şirketin kendisi yapabilir.

Bu nedenle yapılandırmaları değerlendirirken yalnızca faiz oranlarına, taksit sayılarına veya başvuru tarihlerine bakmak yeterli değildir.

Asıl soru şu olmalıdır:

Bu süreç bize ne kazandıracak?

Ve daha önemlisi;

kazanacağımız zamanı nasıl kullanacağız?

Çünkü işletmelerin geleceğini çoğu zaman borçları değil, borç karşısındaki yönetim kalitesi belirler.

Yapılandırmalar fırsat sunabilir.

Ancak fırsatı sonuca dönüştüren her zaman yönetim anlayışıdır.