Bundan yirmi yıl önce bir şirketin faaliyet gösterdiği ülke ile merkezinin bulunduğu ülke çoğu zaman aynıydı.
Müşteriler aynı ülkedeydi.
Çalışanlar aynı ülkedeydi.
Bankalar aynı ülkedeydi.
Yönetim aynı ülkedeydi.
İş dünyası daha basitti.
Bugün ise bambaşka bir dönemin içindeyiz.
Bir şirketin müşterileri Avrupa’da olabilir.
Yazılım ekibi Türkiye’de olabilir.
Finans yöneticisi Dubai’de olabilir.
Yatırımcıları Hollanda’da olabilir.
Ve tüm bu yapı tek bir ekonomik organizasyonun parçası olabilir.
Bu nedenle son yıllarda giderek daha fazla sayıda şirket çoklu ülke yapıları kurmaya başladı.
Ancak burada önemli bir yanlış anlaşılma bulunuyor.
Çoklu ülke yapılanmaları çoğu zaman vergi planlaması olarak anlatılıyor.
Gerçekte ise başarılı örneklerin büyük bölümü vergiyle başlamıyor.
Operasyonel ihtiyaçlarla başlıyor.
Müşteriye yakın olmak.
Yeni pazarlara erişmek.
Yatırımcı çekebilmek.
Finansmana ulaşabilmek.
Riskleri dağıtabilmek.
Yeteneğe erişebilmek.
Asıl nedenler bunlar.
Bugün bir girişim sermayesi fonu yatırım yapacağı şirkete bakarken yalnızca ürününe bakmıyor.
Kurumsal yapısına da bakıyor.
Yönetim sistemine de bakıyor.
Uluslararası ölçeklenme kapasitesine de bakıyor.
Bu nedenle şirket yapılanmaları artık yalnızca hukuki bir konu değil.
Stratejik bir konu.
Belki de daha doğru ifadeyle bir rekabet konusu.
Dikkat çekici olan nokta şudur:
Küresel ölçekte büyüyen şirketlerin büyük bölümü faaliyetlerini tek bir ülkeye bağımlı bırakmıyor.
Çünkü dünya artık daha hızlı değişiyor.
Jeopolitik riskler artıyor.
Ekonomik dalgalanmalar sıklaşıyor.
Regülasyonlar değişiyor.
Bu ortamda yalnızca tek bir pazara bağlı olmak bazı şirketler açısından ciddi kırılganlık yaratabiliyor.
Elbette bu durum her işletmenin farklı ülkelerde şirket kurması gerektiği anlamına gelmiyor.
Tam tersine.
Birçok işletme için tek ülkede faaliyet göstermek son derece doğru bir tercih olabilir.
Önemli olan moda olanı değil, gerekli olanı yapabilmektir.
Ancak uluslararası müşteri portföyü bulunan, sınır ötesi gelir üreten veya farklı ülkelerde yatırım planlayan şirketler için çoklu ülke yapılanmaları artık istisna olmaktan çıkıyor.
Yeni normal haline geliyor.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken en önemli konu ise şudur:
Şirket yapıları ekonomik gerçekliği takip etmelidir.
Ekonomik gerçeklik şirket yapılarını takip etmemelidir.
Önce faaliyet.
Önce müşteri.
Önce gelir modeli.
Sonra yapı.
Başarılı uluslararası şirketlerin ortak özelliği budur.
Çünkü dünyanın neresinde kurulmuş olursa olsun, sürdürülebilir başarının temelinde her zaman aynı unsur bulunur:
Gerçek ekonomik değer üretmek.
Şirketler ülkeler arasında dolaşarak değil, değer üreterek büyürler.
Doğru yapı ise bu büyümeyi destekleyen bir araçtır.
Ama hiçbir zaman amaç değildir.
