Ekonomi tarihine dönüp baktığımızda ülkelerin kalkınma hikâyelerinin büyük ölçüde üretim ve ihracat üzerine kurulduğunu görürüz.
Daha fazla üretmek, daha fazla satmak ve daha fazla döviz kazanmak uzun yıllar boyunca ekonomik başarının temel göstergeleri olarak kabul edildi.
Ancak dünya değişiyor.
Bugün bir şirketin en değerli varlığı çoğu zaman fabrikası, deposu veya makine parkı değil; bilgisi, tecrübesi, kurumsal hafızası ve insan kaynağıdır.
Bir mühendislik şirketi dünyanın diğer ucundaki projeyi yönetebiliyor.
Bir yazılım firması başka bir kıtadaki müşterisine hizmet verebiliyor.
Bir danışmanlık şirketi, bulunduğu şehirden ayrılmadan farklı ülkelerdeki yatırım kararlarını etkileyebiliyor.
Ekonomik değer artık yalnızca üretilen ürünlerden değil, üretilen bilgiden de oluşuyor.
Tam da bu nedenle son dönemde hizmet ihracatına yönelik teşviklerin artırılması tesadüf değildir.
Çünkü devletler artık yalnızca mal satan şirketleri değil, bilgi satan şirketleri de stratejik olarak desteklemektedir.
Aslında burada dikkat çekici olan vergi avantajlarının kendisi değil, bu avantajların işaret ettiği yönelimdir.
Devlet şunu söylemektedir:
“Dünyaya hizmet satabilen şirketlerin sayısı artsın.”
“Yüksek katma değerli faaliyetler büyüsün.”
“Türkiye’den yönetilen ancak uluslararası gelir üreten yapılar çoğalsın.”
Bu yaklaşım yalnızca mali bir tercih değildir.
Aynı zamanda ekonomik bir vizyondur.
Özellikle yönetim danışmanlığı, finansal danışmanlık, yazılım geliştirme, veri analitiği, kurumsal dönüşüm, mühendislik ve teknoloji hizmetleri gibi alanlarda faaliyet gösteren şirketler için yeni bir dönemin kapısı aralanmaktadır.
Ancak burada önemli bir yanılgıya da dikkat çekmek gerekir.
Hizmet ihracatının teşvik edilmesi ile her yurt dışı faturanın avantajlı hale gelmesi aynı şey değildir.
Bir hizmetin gerçekten uluslararası nitelik taşıyıp taşımadığı, hizmetten nerede yararlanıldığı, ekonomik faaliyetin nerede gerçekleştiği ve iş modelinin yapısı hâlâ belirleyici olmaya devam etmektedir.
Bu nedenle konu yalnızca vergi avantajı olarak değerlendirilmemelidir.
Asıl soru şudur:
Önümüzdeki on yıl içinde hangi şirketler büyüyecek?
Bu sorunun cevabı giderek daha fazla şekilde şuraya çıkmaktadır:
Bilgiyi ürüne dönüştürebilenler.
Tecrübeyi hizmete dönüştürebilenler.
Yerel bilgi birikimini uluslararası pazarlara taşıyabilenler.
Bugün birçok şirket teşviklere odaklanıyor.
Oysa teşviklerden daha önemli olan şey, devletin hangi faaliyetleri geleceğin ekonomik modeli olarak gördüğünü anlayabilmektir.
Çünkü vergi avantajları zaman içinde değişebilir.
Oranlar değişebilir.
İstisnalar değişebilir.
Fakat dünya ekonomisinin yönü kolay kolay değişmez.
Ve görünen o ki, önümüzdeki dönemde ülkeler yalnızca mal ihraç edenleri değil; bilgi, uzmanlık ve yönetim kabiliyeti ihraç edenleri de desteklemeye devam edeceklerdir.
Bu nedenle hizmet ihracatını yalnızca bir vergi konusu olarak değil, yeni ekonomik düzenin önemli göstergelerinden biri olarak okumakta fayda vardır.
